Ulu Mabed Ayasofa
 
 
         
Sayfa 1    Sayfa 2    Sayfa 3

 

   CUMHURİYET DÖNEMİ VE KARARNAME TARTIŞMALARI                                                                            Sayfa 1

 

Cumhuriyetin ilanından sonra Ayasofya aynı şekilde bir İslam ma'bedi olarak ilgi gördü. Kandil ve bayramlarda sabahlara kadar dolup taştı. Fakat batı basınında sürekli olarak hakkında çeşitli yazılar yayınlanıyordu. Öyle ki, Batılılar birden bire Ayasofya'nın koruyucu durumuna geçmişlerdi. Üzerine titredikleri ma'bedin bakımsızlıktan yıkılacağı kuşkusuyla üzüntülerini dile getiriyorlardı. 1926 yılında Avrupa gazetelerinde yoğunlaşan bu tür yazılar sonunda, hükümet Yüksek Mühendis Mektebi profesörlerinin de içine alındığı bir uzmanlar heyeti kurdu.

Ayasofya yıkılırsa; Avrupalılar Türklere Taş Yağdırırlarmış*

* Faydalanılan kaynak: Tercüman Kültür ve Sanat Hizmetleri; İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi Nisan 1983

O tarihlerde bazı Türk gazetelerinde yayınlanan Ayasofya' nın tamiriyle ilgili yazılar genelde, "Aman, Avrupalılara karşı mahçup olmayalım" anlamındaydı. 22 Aralık 1926 tarihli "Vakit" gazetesinde, "Ayasofya'nın Tamiri" başlıklı yazısında, ressam Avni Lifiji, ma'bedin eşsiz Bizans eseri olduğu için onarılmasını istiyor ve makalesine şöyle devam ediyordu:

"Ayasofya'nın esaslı bir tamirle takviye edilmezse, bir gün birden bire" yıkılıvermesi ihtimali kaç senedir yalnız Türkiye'de değil hatta bütün sanat aleminde, efkan, endişe ile doldurmaktadır. Mimari'de, dekoratif, hünerlerde pek çok nefis eserler bıraktıktan sonra ölmüş bir medeniyetin, Bizans inceliğinin şaheserleri, göz göre göre çöküp giderken, sanat duygusuyla mütehassıs insanlar, bu acıya ilgisiz kalamazlar... Bu hususta tesirli faaliyetler göstermek ise, "Sanayi-i Nefise Encümeni'nin vazifelerindendir."

Unutulmamalıdır ki bu caminin tamirine layık olduğu ehemmiyeti vermez de bir felakete sebep olursak, cihan efkar-ı umumiyesi karşısında uğrayacağımız en büyük mahcubiyetten başka gelecek nesillerimizin de lanetlerine maruz kalmamız mümkündür.

İyi bilelim ki, sanat aleminde hakiki bir felaket olarak telakki edecek öyle bir çöküşten bahsedecek yabancı müverrihler, yıkılmış Ayasofya’nın arsası üzerine serilmiş taşları bizim kabirlerimize yağdıracaklardır. Ayrıca bizim için kim bilir daha ne şiddetli tâbirler kullanacaklardır. Bunun içinde Ayasofya'nın ciddi ve derin tetkiklerinden sonra tamiri teklifleri ciddiye alınmalıdır. Rivayete nazaran Amerikan Mimarlar Cemiyeti bu ma'bedin tamirini hatta masraflarında kendilerine almaya karar verdiler.

Nitekim, tam o günlerde Amerika'da "Boston Bizans Araştırmalar Enstitüsü" kuruldu. Bu kuruluş, camideki mozaiklerin temizlenip ortaya çıkarılması için Türk hükümetine başvurdu. Teklifleri kabul edilmiş olursa, Ayasofya'nın İslam ma'bediliğinden çıkması için ilk adım atılmış olacaktı. Nitekim Amerikan-Bizans Enstitüsü'nün başvurusu hemen olumlu karşılandı ve kabul edildi. Bu enstitü 1931 yılında mozaik araştırmalarına başlanıldıktan bir süre sonra namaz kılanların arasında çalışmaların sürdürülemeyeceğini ileri sürerek ma'bedin ibadete kapatılmasını istedi. Fakat, daha Ayasofya hakkında Bakanlar Kurulu kararnamesi çıkmadan ve henüz müze olma kararı diye bir şey ortada yokken, Batılılar isteği doğrultusunda faaliyete geçiliverdi ve Ayasofya dini bir mabed olma özelliğini hızla kaybetmeye başladı. Ortada yazılı hiçbir belge yokken bütün Bizans eserlerinin canlandırılması faaliyetlerine ve İslami ne kadar eser varsa yok edilmesine girişildi. Hatta bu arada, konuyla hiç ilgisi olmadığı halde Küçük Ayasofya'nın minareleri bir gecede yıktırılıverdi.

Ayasofya'nın mozaiklerinin ortaya çıkarılması teklifi Amerikan-Bizans Enstitüsü tarafından 1931 yılında yapılmış ve bu işe de Prof. Thomas Vhittemore görevlendirilmişti. Vhittemore, Alman ilim adamı Salzenberg'in 1854 yıllarında yayınladığı Bizans mozaikleriyle ilgili eserinin ışığı altında, 1932'de çalışmalarını, araştırmalarını sürdürmeye başladı. İtalya'dan getirilen mozaikçi ustalarının teklifleriyle evvela dehlizdeki (narteks), İmparator Kapısı'nın üstündeki tasvirleri ortaya çıkardı.

Prof. Vhittemore, İmparator Kapısı'nın üstündeki mozaiklerden sonra dehlizin güney tarafındaki, metal galerisinde kapının üstündeki altın renkli, bir zemin üzerinde kucağında küçük İsa (a.s.)’yı tutan Meryem'in mozaiğini ortaya çıkardı. (İslam Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, Sayfa 881-882-883)

Bu iş için kurulan komisyon üyelerinden bazıları mabedin tamamiyle Bizans hüviyetine büründürülmesini teklif ettiler. İstanbul Müzeler Genel Müdürü Aziz Ongan, bu görüşün baş savunucusuydu. Türk İslam sanatının en güzel örneklerinden olan levhaların kaldırılmasını ve kesinlikle yerlerine bir daha konmamasını istedi, buna karşın levhaların yerinde bırakılmasında ısrar eden tek komisyon üyesi, Prof. E. Unger idi. O: "Cami olsun, kilise olsun bunlar birer müzedir" diyordu. Vhittemore ise Unger'in söylediklerine şiddetle karşı çıkarak, mabette Osmanlı eserlerinin sergilenmesini istemiyordu.

Vhittemore amacı daha ziyade, komisyonun başta Aziz Ongan olmak üzere birkaç üyesiyle birlikte, Osmanlı padişahları tarafından mabede konan top kandilerini kaldırmak (bu konu komisyonca karar alındığı halde uygulanmadı.) Osmanlı eserlerinden halıları, yazma kitapları, rahle, şamdan, gülabdan binadan çıkararak, kendisi tarafından çıkarılmaya başlanan mozaiklere binaya bir düzen vermek, bina içindebulunan bütün levhaları kaldırmak binanın avlusunu bir Bizans ve Yunan müzesi haline dönüştürmek, Bizans devrine ait sütunları, sütun başlarını, heykelleri, Arkeoloji müzesinde bulunan lahitlerden bir kısmını Nurosmaniye avlusundaki kırmızı lahitleri ve İstanbul kazılarından çıkarılacak eserleri sergilemekti.

Ayrıca komisyon, Ayasofya binası çevresinde ve ona bitişik olan kimsesizler yurdu, kahve, dükkan gibi yapıların yıkılması üzerinde durdu.

Burada sözkonusu edilen kimsesizler yurdu, Fatih tarafından kurulan ve II. Beyazid'in bir kat ilavesiyle büyütülen İstanbul'un ilk üniversitesi sayılan Molla Hüsrev'in müderrislik yaptığı medreseydi. Daha sonra bu medrese de yıktırıldı.

Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen, Osmanlı ve İslam damgasını taşıyan izlerin yılnız Ayasofya'da değil, diğer Bizans kiliselerinden Camii'ye çevrilen yapılardan da silinmesi görüşündeydi.

Bundan sonraki bölümde, özellikle daha sonraki hukukî tartışmalarımızın zemini de oluşturacak bir süreci anlatmaya çalışacağız. Bunu yaparken de yazımızın ana eksenini Ziyad Ebuziya'nın 1987 tarihde İslam dergisinde yayınlanan yazı oluşturacaktır. Ziyad Ebuziya'nın yazısının önemi, o dönemi yaşayan ve dönemin taraflarını yakınen tanıyan bir kişi tarafından kaleme alınmasından kaynaklanmakta. Biz bunu yaparken, aralara italik olarak, diğer görüşleri de vermeye çalışacağız.

19. yy sonlarına doğru başlayan ve 20. yy başlarına kadar devam eden felaketli halka, koca koca eyaletlerimizi kaybetmemiz, müzayaka, Ayasofya'yı da, diğer mabedlerimiz gibi, bakımsız ve harab bir hale düşürmüştü. Cumhuriyetin ilanından ve devletin biraz toparlanmağa başlamasından sonra, Ayasofya'nın da restorasyon ve tamirleri düşünüldü, ibadethane kısmı, dışı, avlu ve bina etrafını ihya ve müze haline sokmak faaliyetlerine girişildi. Cami kısmının tamirini yapabilmek için 1935 başlarında ibadet kısmı "GEÇİCİ" olarak ibadete kapatıldı. Bu muvakkat kapatılma tarihine kadar, 481 sene, cami Kur'an-ı Kerim tilaveti ve Ezan sesleri yankıları ile yaşamıştı. Ayasofya bugün aynı sesleri yeniden duymak hasreti içindedir.

Sayfa  1 - 23

 

© ulumabedayasofya.com 2004